5 Şubat 2013 Salı

AYFER TUNÇ'LA GEÇEN OKUMA GÜNLERİ



Ayfer Tunç'u keşfettiğimden beri okumak tekrar güzelleşti. 

İlkokul 3. sınıf da sınıf kitaplığı için babamın aldığı Kemallettin Tuğcu'nun iki kitabını merak edip okumaya başladığımda okumanın ayrı bir dünya olduğunu anlamış ve hayatın en güzel zevklerden birinin tadına varmıştım. O kitapların adını hiç unutmadım; Eskici Baba ve Unutulan Çocuk. Hatta Eskici Baba daha ince olduğu için okumaya başlamıştım -ki, o zamana kadar okumak mecburi ve tatsız bir şeydi.-çabuk bitirebileyim diye ve hatta belki bitirmeden bırakmak için. Ancak hikaye daha doğrusu oradaki çocuk duygularının tasvirleri, günlük hayattan sahneler etkilemişti ve çabucak bitirip diğerine geçmiştim. Sonrasında ise bir derya dünya olan okumaya daha çok ve hızla devam etmiştim.

Elimde olan kitaplar yetmemiş, sınıf ve okul kitaplıklarındaki kitaplar, komşularımızın ve arkadaşlarımın kitapları da okuma listeme girmişti. O dönemde Serhat yayınlarının Dünya Çocuk Klasikleri serisi vardı, yaklaşık yüz kitap falan. Hemen hepsini okudum; Küçük kadınlar, Tom Sawyer, Oliver Twist, Demiryolu Çocukları...Okumaya öyle dalmıştım ki, o dönem evimize alınan günlük gazete bana yetmez olmuş, ailece samimi görüştüğümüz komşumuz Mediha teyzelerinin aldığını bir kaç gazeteyi, hafta sonları alınan dergileri(Çarşaf, fırt gibi mizah dergileri de:)) okumaya başlamıştım. Hatta sokakta bir gazete parçası görünce durup okur hale gelmiştim. Yıllar sonra biraraya gelen babamın bir arkadaşı beni böyle hatırlıyormuş ve sormuştu, hala öyle mi? diye. Doğum günlerimde hediye olarak kitap veriliyordu ve onlardan birini hala hatıra olarak saklıyorum; Kalın kapak ve ciltli "Polyanna" Belki yüzlerce kez okumuşumdur ve bazı cümleler beni hep ta yüreğimden etkilemiştir.

Hep çok okuyan oldum. Hatta okumam ailesince yasaklanan ve sınırlandıran nadir çocuklardan olduğumu düşünürüm. Ailem eğitimli bir aile olsa da bendeki okuma tutkusu ve yoğunluğu onları korkutmuştu. Okumak benim için nefes almak gibiydi. Her an okurdum, tenefüslerde, sabah yataktan kalkmadan, gece uyumadan veya her fırsatta. Okumayı çok sevdim, öyle bir an geldi ki, belki de yaşından önce okudum, bir çok şeyi. On lu yaşların başında Dünya Klasiklerini okuyordum. 

Çok okumak, hızlı okumayı da getirdi. 12 yaşındayken "Çalıkuşu" romanını 4 saatte okuduğumu hatırlıyorum.
Okudum, okudum, okudum...
Üniversite yıllarında ise raflarda en çok okunan kitaplardan kaçındım hep. Beni hayal kırıklıklarına uğrattılar, dilleriyle, anlatımlarıyla.Sadece Paulo Coelho'nun "Simyacı" farklıydı, çok zevk almıştım okumaktan. 
O dönem Türk yazarlarda benim için hayal kırıklığıydı benim için, aynı Türk filmleri gibi:( Uzun zaman yabancı yazarları tercih ettim. Arada Orhan Pamuk okumaya çalıştım ama olmadı. O yıllarda bana rehberlik eden bir arkadaşım vardı, kitap fuarında aylık harçlığını harcayıp bir ay boyunca bir kavanoz reçelle kahvaltı eden, onun tavsiyesiyle okurdum.

Sonrasında evlilik, çocuklar, iş hayatı ve günlük koşuşturmacalar arasında kitap okumaya ayrılan zamanım azaldı ama hala yatağımın başucunda daima kitaplarım oldu. Ve yeni keşfedilen yazarlar ile okuma aşkım depreşti. Mutluyum:)

17 Aralık 2012 Pazartesi

YENİ KEŞFETTİĞİM YAZARLAR

Okumayı çok seven biri olarak bu kadar geç keşfettiğim iki yazar;

Mustafa Kutlu 


ve Ayfer Tunç



Geç keşfettiğim için üzüldüm ama daha geç olmadığı veya hiç keşfetmemiş olmadığım için de sevindim.

Şu an Ayfer Tunç'un "Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi" romanını okuyorum...


8 Kasım 2012 Perşembe

DİZİLER...

Türk halkı olarak televizyon izlemeyi seviyoruz. Televizyonda son dönemde de dizileri pek çok sever olduk. Günlerini, akşamlarını dizilere göre düzenleyen çok insan var. Talep olunca arz da özellikle bu sene çok arttı. Artık takip etmesi imkansız hale geldi ve yeni başlayanlar ile erkenden bitenler birbiri ardına televizyon ekranlarında.

Dizilerin uzun sürelerinden dolayı takip eden grubda değilim. Arada rastladıklarıma bakıyorum ama bu sene baştan sona hiç bir diziyi ve bölümünü izleyemedim. Üzgün de değilim. Beynimin bu derece uyuşmasını ve gerçeklik dünyasından bir nev'i uyuşturucu gibi uzaklaştıran bu durumdan uzak kalıyorum. Çocuklarımla vakit geçiriyorum. Televizyona zaman kalırsa ilk önce filmler sonrasında kültürel ve gezi üzerine aktüel programlarım tercihim. BBCHD, Escales, NGC Adventure, Universal Channel belki TRT Belgesel ilk öncelikle gezindiklerim arasında bunun için. Eğer bir şey yoksa 45 dakikalık yabancı dizilere sıra geliyor.

Bu akşam ilk önce TRT Belgesel de "Meluncanlar" ile ilgili bir belgesele takıldım. Güzeldi. Amerika kıyılarına İngilizler tarafından terk edildiği iddia edilen esir Osmanlı Leventleri için üzüldüm. Torunları olduğunu iddia eden insanların Türk olmayı, Osmanlı olmayı sahiplenmesi duygulandırdı. Özellikle günümüzde "Türk'üm" demenin bir çok farklı görüşde hem de Türkiye'de utanılacak olduğu düşünülürse, duygulanmamak imkansız.Tarihimizde benzer durumlar var ve daha öncede Avrupa'da esir edilen Osmanlı askerlerinin izini süren benzer bir belgesel karşısında da dünyadan ve kendimizden ne derece bi haber yetiştiğimizi düşündürüyor, bana.

Belgeselden sonra "Law&Order" dizisini seyrettim. Her bölümde bağımsız bir konu işlenen bu dizi polis-savcı ilişkisi içinde suç dünyasıyla ilgili bir Amerikan dizisi. Bu akşamki konu, Amerika ordusunun savaştığı ülkelerdeki "işkence"nin kanuni dayanağı ve ülkesindeki desteği üzerineydi ve yine 11 Eylül olaylarının Amerika insanında meydana getirdiği paranoya derecesindeki korku ve saldırganlık karşısında bir kez daha şok oldum.


Ve sonrasında Kanal D'de "Veda" dizisine rastladım, gezinirken. Dönem dizisi diye ve kitabı okuduğum için biraz durakladım ve izlemeye başladım. Dizinin geçmişinden de gazeteler sayesinde bilgim var. Yaklaşık 15-20 dakika izledikten sonra içim şişerek ve içimden küfrederek kanal değiştirdim.



Vah, vah ki, reyting uğruna ne hallere gelmiş dizi dünyası. Dizinin kitapla hiç alakası kalmamış. Kitapda olmayan lüzumsuz karakterler, bu karakterlerin saçma sapan diyalogları, dönemle alakasız bakış açısı, döneme uymayan hatalar ile dönem dizisi falan olmamış Veda. Baş rolde oldukça çekici ve karizmatik Mehmet Aslantuğ olunca reyting için o döneme ve özellikle kitapdaki karaktere uymayan aşk hikayesi nasıl bayağı öyle!! Mehmet Aslantuğ böyle bir hikayenin içinde olmaktan mutlu mu, çok merak ettim. Reyting uğruna bu derece bozulmuş bir uyarlamada olmasını ona yakıştıramadım. Tabi, Ayşe Kulin bu diziyi takip ediyor mu, acaba? Ve içi kaldırıyor mu seyretmeyi??!!!

Bunları yazarken CNN Türk'deki "Burada Laf çok" devam ediyor. Bu saatte uyanıksam hafta için takıldığım ve hoşlandığım bir program. Mesut Yar güzel kotarıyor, programı.

4 Kasım 2012 Pazar

UZUN HİKAYE

Uzun Hikaye filmini nette paylaşılan şarkıyla fark ettim. Şarkı ruha dokunan, görüntülerde şiir gibi olunca filmi izlemeyi aklıma koydum. Uzun zamandır sinemada film izlememiştim. Hatta Türk filmi izlemeye de tövbeliydim. Çünkü vizyondaki filmlere yazılan övgü dolu yazılardan sonra galiba yüksek beklentiyle sinema salonuna gidiyorduk ki, her seferinde ama her seferinde eşimle gittiğimize pişman olduk. Kopya senaryolar, abartma oyunculuklar, "az emek çok kazanç" düsturu ile kotarılmış filmlerden gına geldi. O yüzden de bir daha Türk filmine gitmek mi!!...

Uzun Hikaye hakkında da bir sürü iyi şeyler yazılmış, çizilmişti. Umutlandım ama yine içimde bir parça tereddüt, gerçekten iyi mi? artık şeytanın bacağı kırıldı mı? acaba dizilerde gösterdikleri iyi performansı sinemaya aktarabilmişler midir? diye kafamda sorularla cuma günü öğleden sonraki ilk seansa gittim. Salonda on kişi kadardık.

Filmi izledim. Beğendim ama çok değil. Hikaye güzeldi. Görüntüler şiir tadındaydı. Oyunculuklar da iyiydi. Hatta çok eleştirilmiş olan Tuğçe Kazaz'ın oyunculuğunu çok beğendim. Genel olarak izlemesi keyifliydi. Arada ağlattı da ama sinema çıkışı "muhteşemdi" duygusu yoktu.


Filmi izlerken  geçmişime de uzandım. Yuvaya hemde sevgi dolu yuvaya dönüştürülen vagon, beni alıp taa otuz yıl önceye götürdü. O zamanlar sokaklarda özgürce oynadığımız yıllardı. Evimize yakın apartmanların arasında sıkışmış bir ev vardı. Evin seviyesi yoldan aşağıdaydı. Önünde bakımsız  bir bahçe vardı. İşte o önü açık bodrum katına bir aile taşınmıştı. Hatırladığım kadarıyla iki çocuklu bir aileydi. Evin konumundan ve durumundan anladığım kadarıyla yoksul bir aileydi. Normalde oturmak için tercih edilmeyecek bir yerdi ama işte o aile taşınmıştı. Önündeki bahçeyi o kadar güzel hale getirdiler ki, renk renk çiçekler açmıştı. Adam akşamları o bahçede çalışıyor ve eşi de ona yardım ediyordu. Aralarındaki sevgi öyle belirgindi ki, hem çok hoşuma gitmiş hem de şaşırtmıştı. Çünkü televizyonlardaki aşklarda olanlar gibi ne kadın güzeldi ne de adam yakışıklı!! Ama aralarında sevgi, aşk vardı ve bu bahçedeki ağaçlara, çiçeklere, evlerinin görebildiğim kısmına ve en önemlisi iki çocuklarına yansımıştı. Yıllar sonra geçen yıl yolum o mahalleye düştü, bir akşam üstü. Erkek kardeşimle o zaman yaşadığımız evi aradık. Bazı şeyler değişmişti ve hangi apartmanda oturduğumuzu tespit etmek de zorlandık. O ara o evi de gördüm. Ev tekrar virane haldeydi ve hala oradaydı, yıkılmamıştı ve yeni bir apartman dikilmemişti.  O aileyi andım kalbimde o akşam. O dönemden aklımda en çok kalan onlar olmuş.


Filmin tren sahnelerinde trenli anılarım üşüştü aklıma:) İlkokul birinci sınıf da Amasya'da yaşadık ve evimiz tren istasyonuna ve yoluna çok yakındı. Her gün o tren yolunu geçerek gittim okula. Tren demek Amasya demekti benim için. Sonra yıllar geçti ve ortaokul yıllarımda Amasya'ya geri döndük. Okulum ve evimiz yine istasyona ve tren raylarına çok yakındı. Hatta her gün okula gittiğim kestirme yolda tren raylarının üstünde düşmeden yürüme abalarım da olurdu. O döneme kadar şehirler arası yolculuklarımızda karayolundan başkasını düşünmemiş ve kullanmamıştık. Ama ben ve kardeşim treni merak ediyorduk ve bir yolculuğumuzda treni kullanmaya ailece karar verdik. Yola Amasya'dan çıktık. Bildiğimiz kara trendi. Kompartımanları 6-8 kişilikti ve gece yarısı bindik trene. Şanslıydık ki, tek kompartıman da sadece bizler vardık ve uyuyarak rahat bir yolculuk yaptık. Sabah yakın bir istasyonda indik ve Kars'dan gelen Doğu Ekspresine bindik. Başlarda yine sadece bizim olduğumuz kompartımana bir istasyonda ihtiyaç için inince dönüş de kalabalık ile karşılaştık ve otobüsle 3-3,5 saat sürecek yolculuğu tam tamına 6 saatte yol aldık. Kompartımanın kalabalığı ile işkenceye dönen bu yolculuktan sonra tren yolculuğu gündemimizden tamamen kalktı. O yolculuktaki manzaralar, tren istasyonları hala hafızamda. Tren ve istasyonların fotograf kareleri için bulunmaz nimet olduğunu düşünüyorum. Hayallerimde Anadolu'nun tren istasyonlarının fotograflarından oluşan bir kitap hazırlama varken filmdeki her tren ve istasyon karesi bu hayalimi depreştirdi.:)

Filmdeki kasabalar 80 öncesi Anadolu'nun her yerindeydi. Benim çocukluğumdaki memleketimde o kasabalar gibiydi. Dar sokaklar, insani ilişkiler, eskimiş ayakkabılar(o zamanlar herkesin dolap dolusu ayakkabısı yoktu), rengi atmış mantolar(alınan mantosolup eskiyene kadar giyilirdi ekseriyatla), her daim takımlı bakımlı heybetli adamlar(tıpkı büyükbabam gibi), particilikler, devletten korkmalar, kendini önemli gören memurlar ve onları devlet zanneden sıradan insanlar, namazı camide kılan ama insanlıktan yoksun insanlar, karşısındakinin canını yakmada sınır tanımamalar, biçki-dikiş kursları, yerel matbaalar, yerel gazeteler vs.

Film bitti ve ve kendi hayatıma geri döndüm. Filmi seyretmeden önce Mustafa Kutlu'nun "Uzun Hikaye" kitabını okumak istemiştim ama galiba filmin rüzgarının etkisiyle bitmişti, kitapçılarda. Film sonrası ise hemen okumak istemedim, hikayeyi ve başka bir kitabını aldım, yazarın. Kitap bendeki bazı yaraları deşti. Kendi kendimi ve çevremi sorgulamaya başladım. Normalde iki saatte okuyup bitireceğim kitabı iki, üç gün oldu hala bitiremedim. 

Mustafa Kutlu'nun biyografisinde Dergah dergisinde yazdığı vardı ve galiba o dönemdi benim bazen alıp okuduğum o dergiyi. Lise yıllarıydı ve lise birincisi olup edebiyata düşkün olan bir arkadaşım o dönem dergiye hikayelerini göndermiş ve belki de Mustafa Kutlu'yla yazışmıştı. Arkadaşın lise öğrencisi olduğunu öğrenince şaşırmıştı, genel yayın yönetmeni. Yani arkadaş oldukça iyiydi. Üniversitede Türk dili ve edebiyatını seçmesi ise herkesi hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü istese Türkiye'de derece yapabilirdi ve tıp, mühendislik dışında hem de edebiyatı seçmesi sistemin dayattığı ve beyinlerimizin koşullandıklarına tersdi. Hala da öyle!!!

İşte, bir film neler düşündürdü ve nerelere götürdü beni...

  

15 Eylül 2012 Cumartesi

Ruh Halim





Bu aralar ruh halim pek ahım şahım değil!
Saçmalamalar olsa da eski Türk filmlerinin naif güzel aşklarını izlemek ve hatta güzel şarkılarını dinlemek bir nebze merhem oluyor....

7 Eylül 2012 Cuma

O-KU-YO-RUM

Şu aralar evdeyim. Uzun zamandır üye olmak istediğim Halk kütüphanesine üye oldum. Hemen 3 kitap ödünç aldım. Aslında evde okunmayı bekleyen dağ yığını gibi kitaplarım var ama yeni kitap almaktan vazgeçemiyorum. 


Şu an elimde Shauna Singh Baldwin adlı yazarın "Beden Unutur Yürek Hatırlar" diye Türkçe'ye çevrilmiş kitabı var. Oldukça sürükleyici ve yine okuduğum bir roman beni meraklandırıyor. Hindistan'ı, Hindu ve Sih inançlarının içeriğinin ana hatlarını, az çok tarihlerini, 1947 öncesindeki çalkalanmaları ve Hindistan ile Pakistan'ın özgür devletler olurken halkın yaşadığı, heyecan, sevinç ve yanında büyük acı ve üzüntüleri ve en önemlisi insan olmanın, kadın olmanın her yerde üç aşağı beş yukarı benzer duyguları yaşattığını öğreniyorum. 

22 Mayıs 2012 Salı

BEN BU ARALAR

Oldukça yoğun günler geçiriyorum ve genelde fotograf makinasında yer buluyor yaşadıklarım.


İşten ayrıldığımda evimdeki ve dışarıdaki hayatımı düzene koymakla geçti ilk zamanlarım. İkinci haftasında Kızılay'aattım kendimi ve öncelikle Zafer Çarşısının sergi salonuna gittim. Ne çıkarsa bahtıma deyip bir sergiyi gezdim. Hat eserlerini üç boyutlu çalışmış Hayrullah Altay'ın sergisi vardı. Güzel eserler vardı. Göze ve ruha iyi gelen eserler...








Kızılay'a indiğimde vaktim varsa muhakkak uğradığım yerler vardır; Şık Düğme, Moda Çarşısı, Paşabahçe, Dost Kitabevi gibi. Oralardaki güzellikler ruhuma iyi geliyor. Yeni işler yapmak için şevk verirken okumak içinde yeni kitapları takip etmemi sağlıyor.







17 Nisan'da ailece Kızılcahamam'a gittik. Çocuklarımla ve eşimle güzel zaman geçirdik. Hava ve yer değişimine uzun süren kış döneminin etkisiyle ihtiyacımız vardı. Baharın başlangıcında orada vakit geçirmek güzeldi.


                          Kızılcamam'da konakladığımız yerin bahçesi




          Bloglar alemi sayesinde artık daha çok dikkatimi çeken otlar




                     Soğuksu Milli Parkının giriş tarafı


      Milli Parkdaki Orman Bakanlığı'nın bölgeyi tanıtıcı odasındaki bölgenin maketi





                                         Odadan kareler

             
Bu dönemdeki Ales sınavına girdim. Hiç çalışmadığım için stresim yoktu. Hatta sınava girmek bile istemedim ama eşim zorladı. Oldukça basitti, sorular. Rahat olunca da kolay geçti sınav. Bakalım sonucu nasıl olacak?


Şimdi de kardeşimin evlilik hazırlıkları ve yeni iş yeri kuruluşu ile yoğun bir gündem içindeyim:)) Hayırlısı....

14 Mayıs 2012 Pazartesi

ANNE OLMAK...





Anne olmak,

Bazen çocuğunun acısı ile yerin yedi kat derinliğinde ateşler içinde azap çekerken, onun gülümsemesi ile göğün yedi kat üstünde cennete yükselmektir.

Ruhun çok ama çok uzaklarda olmak isterken, çocuğunu kucaklamaktan vazgeçememektir.

Onun her anını kaçırmamak için çabalamak, Allah'tan uzun ve sağlıklı bir ömür dileyerek onu büyütmek istemektir.

Hayatına baktığında ondan öncesini hiç yaşamamış gibi hissetmektir.

Hayatta başına gelen en güzel şeyin o olduğunu düşünmektir.

Gerektiğinde kendi kanatlarıyla uçabilmesi için ayrı kalmaya dayanmaktır.

Anne olmak,
bu dünyada bana verilmiş en güzel kimliktir.

Çocuklarım hayatımın güneş'i ve ay'ı, hayatımın anlamıdır.

29 Nisan 2012 Pazar

BİR İNSAN NE ZAMAN TAMAMLANIR?

Merak ettim işte, bir insan ne zaman tamamlandığını ya da daha doğru ifadeyle hayatının anlamına ulaşıp mutlu olduğunu hisseder???

Aşık olduğunda mı, aşık olduğu kişiyle hayatını paylaştığında mı, iş hayatında başarıya ulaştığında mı yoksa çocuğunun ona sarılıp sevgisini gösterdiğinde mi?!!!

Merak ettim işte....

29 Mart 2012 Perşembe

KİŞİSEL TARİHİME BİR KAÇ NOT...

 Çok çoookkk uzun zamandır yazamıyorum. Halbuki ne çok şey yaşandı ve yaşanıyor. Neler düşündüm, neler aklıma takıldı ama yazamadım:((

-Bu arada işe başladım ve şimdi de işten ayrılıyorum. Altı yılın sonunda hiç aklımda yokken tekrar bağımlı çalışmaya başladım. Bir arkadaşımın tanıdığı kişiler yeni bir şirket kurmuş ve muhasebeci arıyordu, aklına ben gelmişim. Öylesine görüşmeye gittim ve maddiyatı dışındaki şartlar cazip geldi ve tekrar muhasebeye dönme açısından başladım. Şirketin ilk kuruluş aşamaları ve yapılan sözleşmelere bağlı işlerin düzene girmesi açısından oldukça yoğun tempoda çalıştım. Hatta bazen yemek yemeye, su içmeye bile zaman bulamadım ama sonunda işler bir düzene girdi. Ama bu arada şirket ortağı olup ofisde patron olan kişiyle de çalışma usulü konusunda ciddi uyum sorunları yaşadık. İki kere istife ettim, kabul edilmedi ve geri döndüm. Sonunda bu ay sonu itibariyle bıçak kemiğe dayandı ve tekrar ayrılma talebinde bulundum. Artık çalışma açısından bir uyum süreci yakalama umudumuz kalmadığı için ayrılık isteğim kabul gördü. Buradaki son iki günüm ama bir an önce bitse de kurtulsam diye resmen saatleri sayıyorum...


-İki senedir Ales sınavına giriyorum ve istediğim puanı alamıyorum. Şimdi tekrar deneme istek ve arzusundayım.

-İşe başlayınca çini kursumda bitti, o arada çini hocasıyla sorunlar yaşadık ve hayatımdan çıkarıp attım. Artık beni yoran ve üzen insanların kahrını çekmeme, idare etmeme kararı aldım. Üzerimden yük kalktı. Yeni bir çini hocası buldum, nisanda onunla çalışmaya başlayacağım. Gerçi çalışma uslubu oldukça farklı ve nasıl adapte sağlayacağım, endişeliyim ama çini yapmayı çoookkk özledim.

-Nihayet bahar geldi, uzun kışın ardından. Açık havada spora başlıyorum, mutluyum:)

-Yapmak istediğim o kadar çok proje ve iş var ki, bir kısmını bile başarmak güzel olacak. Bir kısmı iş hayatıyla ilgili diğer kısmı da hobilerimle:)

4 Kasım 2011 Cuma

KURBAN


“Sen de İbrahim gibi kendi İsmail’ini getirmelisin Mina’ya. Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı..
Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın.
Eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina’da kurban etmen gerek. İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır”.(Ali Şeriati)

25 Ekim 2011 Salı

VAN

Acılar içinde geçiyor günlerimiz. Terör yüzünden ölen nice anne kuzusunun yanında Van'da yaşanan depremde yüreklerimizi acıttı. Ama o acı ölenlerin yakınlarını bizlerin bilemeyeceği şekilde yaktı. Allah onlara sabır versin. Ölenlerden de rahmetini esirgemesin.


Yıllar önce gittiğim ve çok sevdiğim Van'dan fotograf karelerine sığdırmaya çalıştığım bir kaç güzel anı buraya eklemek istiyorum. Ben Van'ı ve insanlarını çok güzel hatırlıyorum ve kısa zamanda tekrar o güzelliklere kavuşması dileğiyle...


Van Kalesinde Günbatımı



Van Usulü Kahvaltı-Sokakta


Van Kedisi


Kaleden güneşin batışı


Van Gölü ve Süphan Dağı



Amik Kalesi


Amik Kalesinde Gün batımı



Van 100.Yıl Üniversitesi kampüsü


Akdamar Adası ve kilisesi

21 Ağustos 2011 Pazar

KİTAP MESELESİ

Okumayı biraz zor öğrendim. Hatırladığım kadarıyla ilkokul birinci sınıfda okula gitmediğim bir kaç günde öğrenilmiş harfleri  kendi başıma öğrenmekde zorlanmamın sonucuydu bu. Zaten sonraki yıllarda farkettim ki, ben dersi ders esnasında öğreniyordum. Eğer dersi kaçırmışsam vay halime! Ama dersde öğrendiğimle de tekrar çalışmaya ihtiyaç duymuyordum ki, bunun da olumsuzluklarını üniversite sınavına hazırlanırken yaşadım. Sınav için oturup iki saat dahi çalışmamışımdır. Bu durumda çok daha iyi yerleri kazanabilecekken ortalama bir üniversite ve bölümü kazandım. Neyse...


Zor öğrenmiş olsam da okumayı çok severim. Hatta benim için nefes gibi su gibi hayatidir. İlkokul üçten itibaren deyim yerindeyse "okuma hastalığına" tutuldum. Kitap okumaya daldığımda herşeyi unuturdum. Kitapla birlikte bambaşka bir boyuta geçerdim ve hala da öyleyim. İlkokul yıllarında sınıfın kütüphanesi, evdeki kitaplar derken komşularımızın kütüphanelerinin de gedikli bir okuyucusu olmuştum. Dairelerimizin yan yana olduğu bir komşumuz o yıllarda serhat yayınlarının çocuk klasiklerinden oluşan yüz civarındaki bütün kitaplarını almıştı. ikişer ikişer olmak üzere o seriyi okumuştum. O kitaplara sahip arkadaşın okumamasıise babasını epeyce üzüyordu. Yine o yıllarda ailece sevdiğimiz ve görüştüğümüz bir ailenin deyim yerindeyse üçüncü kızları olmuştum. Onlar beni severlerdi ve hatta gittikleri gezmelere dahi götürürlerdi. Benim onlara sevgimin en önemli sebebi ise aldıkları 3-4 tane günlük gazete ve genelde haftalık çıkan dergilerdi. Fırt gibi Çarşaf gibi mizah dergilerini hatırlıyorum aralarından:) O yıllardan beni hatırlayanlarda okuma tutkum oldukça yer etmiş ki, yıllar sonra babamlar o zamanki arkadaşlarıyla bir görüşmelerinde benim okuma tutkum sorulmuş. Yolda giderken dahi bir gazete parçası görsem dönüp okuyormuşum. Bu şekilde hatırlanmak çok hoşuma gitmişti.


Sonraki yıllarda da gerek satın aldığım gerekse komşuların, aile dostlarının ve arkadaşların kitaplarını okudum. Ve daima okumaktan zevk aldım. Hayatımdaki en önemli harcama kalemi kitaplarım oldu. Aldığım zevki paylaşmak adına elimdeki kitapları sakınmadan etrafımdakilere de verdim. Ama baktım ki, geri gelmiyor, yaklaşık üç-dört yıldır bu kadar rahatça vermekten vazgeçtim.


Ülkemizde kitapların pahalı olması son dönemde alışlarımda kısıtlama yapmamı gerektirdi. Artık kitap alırken durup bir kez düşünmemi gerektirir şekilde pahalılar. Ortalama 10-15 lira civarında dersek, benim gibi bir alış da beş altı kitabı beğenen ve okumak isteyen biri için oldukça zorlayıcı oluyor. Buna bir çare arayışları içindeyken aklıma halk kütüphaneleri geldi. Onlara üye olarak daha kolay ve maliyetsiz bir şekilde kitaplara ulaşabileceğimi düşündüm. Ancak yaptığım araştırmalarda Ankara da dahi kütüphaneler o kadar azdı ki, üniversite yıllarımda Milli Kütüphane ve Kumrular sokakdaki Adnan Ötüken kütüphanesi maceralarımı hatırladım. O dönemde kütüphanelerdeki kısıtlama ve bürokratik işlemlerden "illallah" ederek kitap bile almadan kendimi dışarıya zor atmıştım. Yine de tekrar gitmeyi ve denemeyi düşünüyorum.:)))


Bu arada bir blogda 1,5 liraya alınan kitaplardan bahsediliyordu ve içten içe İstanbulda olup alsam diye geçirmiştim. Gerçi uzun zamandır bazı kitapları özellikle popüler olup çok satanların korsan baskılarını 5 liradan almaktaydım ama 1,5 lira oldukça cazip bir fiyattı. Bir kaç hafta önce ise Carrefour ve Kiler Markette indirimli olarak 6,95 liraya kitaplar satıldığını keşfettim. Günlük okuyup kafayı dağıtacak türdeki romanların olduğu bu kitaplar için iyi bir fiyattı ve orjinaldi hepsi de. Geçen hafta Carrefourda alışveriş yaparken aklıma geldi ve bir kitap seçtim. Seçerken biraz titiz davrandım çünkü indirimli olsa da okuyabileceğim bir kitap olsun istedim. Aldığım kitap Venora Bennet'ın yazdığı orjinal ismi "Royal Blood" Türkçe ismi ise "Unutulan Kraliçe"ydi. Oldukça zevkle okudum.



14 yy. sonları 15yy başlarında yaşamış İngiltere Kralı V. Henry, Kraliçesi Catherine ve Tudor Hanedanının büyük-büyük babası Owen Tudor'un yaşadıkları ekseninde kurgulanmış bir tarihi romandı. Tabi kitapdaki isimler ve dönem hakkında biraz internetten araştırma yapıp okuyunca o dönem Avrupa tarihi hakkında da epey bir şey öğrendim. "Yüzyıl savaşları", "Güller Savaşı" gb.
Bu tip romanları severim çünkü tarihin sıkıcı didaktiğine sokmadan tarihi farketmeden öğretir, bana. Nice roman sayesinde Avrupa tarihini, Türk tarihini, ülkeleri, kültürleri, fikirleri, insanları öğrenmişimdir.


Bu kitabın bitiminde yeniden kitap arayışına girdim. Ve geçen gün Kiler markette 1,95 lira etiketli kitapları görünce fazla seçici davranmadım, bile. Tabi bunda yetişmem gereken yerde etkendi:) Üç tane kitap aldım. Adları oldukça romantikti. Belli ki aşk kitapları diye düşündüm. Ama okuyamasam kolayca gözden çıkarabileceğim fiyatta olmasından dolayı fazla düşünmedim. Normalde kitaplarda aşkı okumayı severim. Hatta aşkın olması gerekir, insanı anlattığına göre diye düşünürüm. Ama bazen o derece sıradan yazılmış oluyor ki, okumaktan sıkılıyorum. O yüzden son yıllarda çıkmış kapakları albenili ve çoğunlukla güzel kadınların yer aldığı kitaplara tereddütle yaklaşıyorum. Hele de etiketleri 20 lira ve üstü olunca. Halbuki bazıları gerçekten çok güzel oluyor ve o kapaktan o derece aykırı oluyor ki! Bu yönden yayınevlerine kızıyorum da.





Son aldığım kitaplardan birine başladım ve hiç de üstündeki resme ve isme uygun bir içerik değildi. Tesadüfün böylesi, bu kitapdaki kahramanlarda bir önceki kitapda yer alan kralın büyük babalarıydı ve onların çağındaki İngilterede geçiyordu olaylar. Şimdilik iyi gidiyor. Tabi arada kitapdaki kahramanlarla ve yerlerle ilgili internette yaptığım aramalar ve okumalarla İngiltere ve tarihi hakkında epey bilgi sahibi oldum.

12 Ağustos 2011 Cuma

DİYETTEYİM, DİYETTEEEE

Diyet olayı bana göre iyi gitmiyor:( Öğünlerini düzenlemek, yiyeceklerini ayarlamak oldukça zormuş. Gerçi bu kilolar düzensiz yemek ve çok yemekten olduğuna göre bu işi halletmeliyim. Çarşamba günleri diyetisyendeki kontrol günüm. Oldukça zor geçen bir haftadan sonra gittim. Zordu çünkü öğün zamanlarına uymakta zorlandım ve liste dışı kaçamaklarım oldu. Sevgili Diyetisyenimle dialoğum o kadar iyi ki, bütün defolarımı anlatabiliyorum ve diyetisyenlik yanında psikologluğda yapıyor,bana. Onun bana verdiği yüreklendirmelerle tartıya çıkmak korkunç değildi. Üstüne bir de tartıda 1,5 kilo kaybetmiş gözükünce pek sevindim. Ben kilo aldım diye düşünüyordum. Gerçi sevgili diyetisyenim bu kiloyu çok buldu ve benim aç kaldığıma hükmetti. Çünkü yarısı kasdandı ve hiç yürüyüş yapamamıştım. Onun istediği haftada 800-900 gr civarındaymış ve gerçekten aç kalmamı istemiyor. Yine de sonuçdan ben mutlu oldum.


Şimdi yeni bir liste ve günlük yapmam gereken yaklaşık 10 dakikamı alacak küçük hareketlerim var. Tabi "yürüyüş, yürüyüş" vazgeçilmemesi gereken şey. Hala öğünleri düzene oturtamadım ama çabalıyorum ve daha fazla adapte olmaya başladım. Hadi hayırlısı...

4 Ağustos 2011 Perşembe

DİYETTEYİMMMM


Oldum olası kilolarımı dert edinmiş birisiyim. Ailemde kadınlar özellikle otuz yaşları sonrası kilo sorunu yaşadığı için günlük hayatımız içinde daima konuşulan ve fikir beyan edilen bir mecra olmuştur, kilo vermemiz veya almamız. Sırf o yüzden tatil dönemleri memlekete gidilme süreci bile çok stresliydi. Ve daima yemek istemekle, yemek yememek arasındaki o yaman çelişkiyi yaşamışımdır.


Ancak son dönemde yaşadığım kilo problemi daha doğrusu şişmanlık problemi karşısında geçmişdeki yaşadıklarımın problem olmadığını anladım. Medyanın ve bilumum şeyin empoze ettiği şekile uymak için hayatı kendime zehir etmekmiş.


İlk hamileliğimden önce oturarak işe başlamam ve ofis ortamında birbirimize iştah aşılayarak yediklerimiz sayesinde aldığım 10 kilonun üstüne hamilelik sürecinde diyeti aklıma getiremedim bile:( Gerçi hamilelikteki yaşadığım sağlık sorunları sayesinde de topu topu altı kilo alabilmiştim. Yani Ebru Şallı'yla yarışmıştım. Ama sonrası Ebru Şallı sürecimi devam ettiremedim ve yanlış olduğunu bile bile sütüm yetmeyince "yaşatılan" vicdan azabıyla kilo aldım ve veremedim. Üstüne depresyon da eklenince kilo vermek gerçekten problem oldu ve bir- iki derken kilo alımım da devam etti.:(( Arada diyetisyen ve hatta bu konuda oldukça ünlü bir doktor maceramda oldu. 15 gün içinde hap takviyesi ile zayıflatmaya çalışan bu doktorun gerek gazetelerde yazdıklarında gerekse televizyon programlarında "zayıflatma hapları"nın zararlarından bahsetmesi midemi bulandırıyor. Neyse ikinci hamileliğim önce altı kilo verdim. Hamileliğimde aldığım kilo doğum sonrası gitmişdi bile. Ve hatta üstüne 4-5 kilo daha verdim. Ancak bebeğimin sağlık problemleri ve devamında tetiklediği diğer problemlerle birlikte bendeki kilo sorunu tekrar nüksetti ve bugünkü durumuma ulaşmış oldum. Bu arada başarısız bir iki diyet denemesinden sonra diyet yapmaya korkar olmuştum. Haziran ayı başında kuzenimin benim için aldığı randevu karşısında "hayır" diyemediğim için bir kez daha diyetisyen kapısındaydım. Bir takım uyumsuzluklar neticesi bir iş dolayısıyla tanıştığım ve sonrasında hem dost olduğum hem de iş ilişkisi devam eden yeni diyetisyenimle diyet sayfasını bir kez daha açmış bulunmaktayım.


Bakalım sonuç ne olacak?????????

 karikatürler için

11 Temmuz 2011 Pazartesi

İTAATKAR EŞ Mİ, ARKADAŞ EŞ Mİ?

Görüşlerini özellikle takip ettiğim ve beni etkileyen Hidayet Şefkatli Tuksal'la kadın-erkek ilişkisi üzerine yapılmış söyleyişinin bir kısmını burada paylaşıyorum. Linki de aşağıda. Okunulası ve düşünülesi... 

"Mutlu evlilik erkeğe itaatle değil iyi arkadaşlıkla olur

Evliliği erteleyenler... Evlenenler... Ama umduğunu bulamayıp boşananlar... Yaşadığımız çağın en önemli bu üç olgusunu masaya yatırdık. Boşanmalar neden artıyor? Gençler neden evlenemiyor? Mutlu bir evlilik için nasıl bir yol izlemeli, neleri yapıp neleri yapmamalı? ilahiyatçı yazar, Hidayet Şefkatli Tuksal ile toplumdaki kadın-erkek meseleleri ile günümüz evliliklerinin temel problemleri üzerine konuştuk.

KÜBRA&BÜŞRA İLE İKİDE BİR  Dindar kadın ve erkeğin toplumdaki yeri değişti. İlgi alanları oluştu. Bu evliliğe nasıl yansıdı?
 
Her aile özelinde farklı yansımaları olabilir ancak benim gözleyebildiğim kadarıyla, kadınlar meslekleri ve ilgi alanları olsa da, evlerine özel bir düşkünlük gösteriyorlar. Aile işlerinin organizasyonu onların sorumluluğunda. Erkekler bu yüzden rahatlar, spor ya da arkadaş çevresiyle dışarıda buluşma, gezme gibi aktiviteleri iş saatleri sonrasında, aileleriyle geçirmeleri beklenen zamanda gerçekleştiriyorlar. Hatta geçim sıkıntıları olsa bile bu zevklerden fedakarlık etmeyen erkekler var çünkü bu etkinlikler erkeğe sosyal bir çevre de sağlıyor. Elbette, bunun iş yaşamına geri dönüşü de oluyordur.
 
Mevkiler erkeklere nasıl bir misyon yükledi?
 
Başarılı olma mecburiyeti ile birlikte uzun çalışma saatleri ve aile dışında geçen uzun süreler... Böyle bir maliyet sonrasında ailenin ve çevrenin başarı beklentisi giderek yükseliyor. Ayrıca günümüzde dindar muhafazakar orta sınıfların yükselişine paralel olarak "makbul erkek" tanımı genişledi.
 
"Makbul erkek" olmak için ne gerekiyor?
 
Dindar olmanız yetmiyor artık, zengin, nitelikli, güçlü, yüksek yaşam kalitesine sahip bir erkek olmanız gerekiyor."

Devamı içinhttp://yenisafak.com.tr/Pazar/?&i=329057

30 Haziran 2011 Perşembe

AŞK KENDİMİZİ TEMİZE ÇEKMEYE YETER Mİ???


Yıllar önceydi, annemin teyze kızının Ankara'ya geldiğini öğrenince teyzemin kızıyla ziyaretine gitmiştik. Çok ağır bir hastalık geçirmişti ve buna bağlı olarak konuşamıyor, hareket etmekde çok zorlanıyor, kendi kendine hiç bir işini yapamıyordu. Bakımlı durumdaydı. Geçen uzun zamandan sonra onu ilk görüşümdü ve hiç de hatırladığım gibi değildi. Hastalık ve yıllar onu çok yıpratmıştı. Çok üzüldüm onun için. Ama o gün hayatıma bir güzelliği de kattı; Nermin Teyze'nin eşi ona bakıyordu. Elinden tutarak bizimle yemek yemesi için masaya getirdi, yemeğini yedirdi, yemek sonrası kişisel temizliğini yaptı ve bütün bu süreç boyunca onunla konuştu. Hem de ne konuşma, sesindeki sevgi tınıları hala kulaklarımda, sevgisi sesindeydi ve devamlı ona bakan gözlerindeydi.


O gün Ahmet enişteye hayran kaldım. Sevgilerine, birbirlerine olan aşklarına bayıldım. Nermin Teyzem de konuşamasa da, tam olarak tutamasa da, elleriyle ve gözleriyle eşine olan sevgisini o kadar güzel anlatıyordu ki! Hala o anlar gözlerimi dolduruyor!


Sonrasında bu durumu bir çok kişiye anlattım. Burada farklı olan bana göre bir erkeğin bütün aczine rağmen aşkını, sevgisini hiç yitirmeden her türlü bakımını üstlenmesiydi. Çünkü bizim ülkemizde bir erkeğin bakıma muhtaç bir yakınına bakması alışıldık bir durum olmadığı gibi genel olarak bu kadına yüklenilmiş görevdir. Bakımlı olan kadın gençse kocası çoktan ayrılmış olur(istisnalar elbette var ama adı üstünde istisna) ve toplum bunu sorgulamaz bile, olması gereken buymuş gibi. Eğer kadın yaşlıysa genelde kız çocuklarının veya gelinlerinin bakımı altında olması gerektiği kabullenilmiştir. Yaşlı veya genç erkek çoktan farklı bir hayat kurmuş olur kendine. O yüzden Nermin Teyze ile Ahmet enişte benim için çok özel insanlar oldu. O hasta günlerinin birinde ziyaretine giden teyzem, ikisini yüzyüze olacak şekilde birbirine sarılmış uyur bulmuş. Gençliklerinde dillere destan olan sevgileri hayatlarının sonbaharında daha bir devleşmiş ve onları tanıyan herkesi etkilemişti. Nermin Teyze öncelikle bu dünyadan göç etti ve bir kaç yıl sonra ise enişte. Şimdi ahirette birliktedir diye umut ediyoruz.


Bu gün gazetelerde Ali Taran- Ayşe Yılmazer haberlerini okudukça hep aklıma geldi, Nermin Teyze ile Ahmet Enişte. Herkes Ahmet Enişte olamıyor, hele bu haberler gösteriyor ki, insan olarak devleşme fırsatını çoktan kaçırmış, Ali Taran, ne yazık!! O pek mutlu gülümsemiş objektiflere ve ben onlara bakarken soruyorum kendi kendime; "hadi aşk bitti, sevgi bitti de insanın kendine saygısı da mı bitti? Sadakat, vefa denen duygular hükmünü çoktan kaybetti mi?" diye:(( Bütün bu güzel hasletleri peynir, ekmek misali yiyip bitirdiğimiz dünyamızda "aşk" diyoruz, temize çekmek için bütün kirlenmişlikleri. Evet ya,  "aşk" kendimizi temize çekmek için yeterli mi???

21 Haziran 2011 Salı

Ali Kaptan'a Ödül Verilmesin!!





"Öyle Bir Geçer Zamanki" dizisini ilk başladığında bir kaç bölümünü seyretmiştim ve üst üste gelen felaketler zinciri ve acı karşısında pes ederek takibi bırakmıştım. Bu diziyi takip etmek için mazoşist olmak bir mecburiyet haliydi, bana göre. Her ne kadar takip etmesem de gerek televizyonda dönen fragmanlarıyla gerekse sohbet ortamlarında takip edenlerle bir şekilde muhatap olunca az çok neler olduğunu istemesem de:( öğrenir oldum. Bu akşam ise merakdan sezon finalini seyrettim. Gerçi fragmandan sonun nasıl olacağı belliydi ama galiba kayıtsız kalamadım:)

Ben bunları yazarken Ali(denen şerefsiz!!) Balıkçıyı vurmuş, annesi de Ali'yi vurmuştu ve reklam arası verildi. Belli olduğu üzere Ali'den hiç haz etmemekteyim. Gerçi kim haz ediyor ki!

Dizide felaketler hep üst üste geliyor evet ama biliyorum ki, bu dizi senaryosunda yazılanların benzerleri günümüz yani 2000lerin Türkiye'sinde parça parça bir çok kadının ve insanın başına geliyor. Bu hayal camı üzerinde görünense bunların toplamı.

Gün geçmiyor ki, bir kadının eski kocasından şiddet gördüğü veya öldürüldüğü haberi gazete sayfalarında yer almasın, bu ülkede. Evlilik içinde yaşananlara daha sıra gelemiyor bile:((

Biz eski diyoruz ama bu adamlar nasıl bir sakat kafaya sahip ki, kendi boşasa da eski karısını "eski" olarak göremiyor. Hala onun mülkünde olan bir şey, kadın. Bu yüzden o kadının hayatına yeni bir adamın yer alması katliam sebebi. Aslında Türk toplumunun genelinde kadının varlığı ve bireyliği konusunda oldukça sakat kabuller ve yaklaşım var. Bu durum sadece okumamış kesimde değil pek iyi şekilde okumuş, üniversite bitirmiş ve gelir açısından üst düzeyde bir çok insan içinde geçerli.

Diyelim ki kadın kocasından ayrıldı ve boşandı, özellikle çocuğu varsa attığı her adımda ve yaşadığı her anında "eski" kocasının tacizleriyle yaşamak zorunda kalabiliyor. Adam, kadını kendine bir nev'i mecbur kılmak için çalışmasına dahi karışabiliyor, Cemile ile Ali Kaptan da görüldüğü üzere. Başka birisiyle yeniden evlenmesi ise düşünülemez bir şey. Hatta diyelim ki, kadının kocası ölse dahi bu seferde kadının yeniden evlenmesine çocukları, kocasının ailesi, kendi ailesi derken bilumum kişiler karışabilmekte ve bu engellenmekte. Bizim ülkemizde kocası ölen veya boşanmış kadınlar eğer maddi anlamda muhtaçlıkları yoksa benzer yaklaşımlar nedeniyle yalnız yaşamak durumunda kalıyorlar ve o kadar çoklar ki! Çevrenize bakın isterseniz:) Hatta bu insanlara yeniden evlenmekten bahsettiğiniz de, bu yaklaşımı ne kadar içleştirmişlerse, hemen karşı çıkan kendileri oluyor, malesef.

Kadının mülk sayıldığı anlayışın değişmesi lazım. Evet, biraz biraz değişiyor ama toplumun kadını bir insan, birey olarak görmesi, kendi hayatı hakkında karar verme ve uygulayabilme yetkisine sahip olabilmesi için hala katedilmesi gereken uzun ve bir o kadar meşakkatli bir yol var. Umarım ki, bu süreçde daha az kadının canı yansın, çocuklar olumsuz etkilensin....

Bu arada Ali Kaptan denen karakteri canlandıran Erkan Petekkaya'ya bu rolündeki başarısı için ödül üstüne ödül verilmekte. Yani en azından en son Altın Kelebek ödülü aldığını gördüm ve bu ödülleri verenlere çok kızıyorum. Böyle bir karakter pek matah bir şeymiş gibi sunuluyor, malesef. Halbuki ona gelene kadar başarılı olan nice başka karakterleri canlandıranlar var ve bu toplum her geçen gün çılgınca kendini uçuruma doğru fırlatırken "olumlu"laştırma adına daha düzgün karakterlere ödül verilebilir diye düşünüyorum. Ayrıca bu karakter ne kadar güzel yansıtılırsa yansıtılsın-ki Erkan Petekkaya'nın buradaki oyunculuğunu beğenmiyorum- gerçek hayatta o ödülü hak eden çookkk Ali Kaptanlar var, onlara verilsin.

resim

18 Mayıs 2011 Çarşamba

BİR MEZUNİYET TÖRENİNDE YAŞADIKLARIM

Geçen yaz küçük oğluma ablalık yapan onunla oynayan Aslı hayatımıza girdi. Biz onu ailece çok sevdik. Benim hiç olmayan ve özlemimi çektiğim kız kardeşim oldu. Hem oğlumla ilgilendi, oyunlar oynadı hem de bana yoldaşlık yaptı. O da bizi sevdi ve bize gelmeyi bıraktığı zamanlarda bile görüşmeye devam ettik. Dün de mezuniyeti vardı. Bizi davet etti. Tüm ailece törendeydik.

Aynı fakülte mezunu olduk. Yıllar sonra törenin yapıldığı salona gitmek hem de bu sefer oğullarımla birlikte orada olmak garip bir duyguydu. Koltuklarına oturduğumda salonu inceledim. Değişen bir şey yoktu.  Yıllar önce paneller, konferanslar, çeşitli toplantılar ve hatta hatırladığım kadarıyla sinema gösterimleri için gittiğim salon yine aynı yerdi. Bir an o zamanlar ki ben hemen yanı başımdaydı. Ama dönüp kendime baktığımda değişenin ben olduğu açık saçık ortadaydı.

Çeşitli gösteriler yapıldı. Zamanında dersime giren hocalar rektör ve dekan olmuştu, konuşma yaptılar. Konuşmalar her zamanki gibi salondakileri sıktı. İlginç bir tesadüfle rektörün babamın üniversite yıllarından sınıf arkadaşı olduğunu, dekanın da amcamın liseden sınıf arkadaşı olduğunu farkettim. Rektör olan hocayı oldukça nazik ve beyefendi biri olarak hatırlıyorum. Öğrencileriyle konuşurken ceketini ilikler ve "siz" diye hitap ederdi. Dekan olan hocaya ise öğrenciler oldukça "kıl" olurdu çünkü bir çok arkadaşım onun dersinden lüzumsuzca okulu uzattı. Ben onun derslerinden geçmiştim ama nasıl olduğu konusunda hala bilinmez benim için. Çünkü hemen hemen aynı şeyler yazdığımız arkadaşlarımızın bir kısmı geçerken bir kısmı da kalmıştı. Hocanın değerlendirme kıstasları hepimiz için bir muamma idi.

Tören sonrası bahçede geçmiş günleri yad ettik. Eşimle tanıştığımız yerdeki banklar kaldırılmıştı. Okulda çok şey değişmişti. Tabi biz de...

Dünden ruhumda kalan en belirgin şey ise, yıllar öncesi bendi. Aslında bütün tören boyunca yanı başımdaydı ve öylesine genç, umut dolu ve bir o kadar safdı ki!