Okumayı biraz zor öğrendim. Hatırladığım kadarıyla ilkokul birinci sınıfda okula gitmediğim bir kaç günde öğrenilmiş harfleri kendi başıma öğrenmekde zorlanmamın sonucuydu bu. Zaten sonraki yıllarda farkettim ki, ben dersi ders esnasında öğreniyordum. Eğer dersi kaçırmışsam vay halime! Ama dersde öğrendiğimle de tekrar çalışmaya ihtiyaç duymuyordum ki, bunun da olumsuzluklarını üniversite sınavına hazırlanırken yaşadım. Sınav için oturup iki saat dahi çalışmamışımdır. Bu durumda çok daha iyi yerleri kazanabilecekken ortalama bir üniversite ve bölümü kazandım. Neyse...
Zor öğrenmiş olsam da okumayı çok severim. Hatta benim için nefes gibi su gibi hayatidir. İlkokul üçten itibaren deyim yerindeyse "okuma hastalığına" tutuldum. Kitap okumaya daldığımda herşeyi unuturdum. Kitapla birlikte bambaşka bir boyuta geçerdim ve hala da öyleyim. İlkokul yıllarında sınıfın kütüphanesi, evdeki kitaplar derken komşularımızın kütüphanelerinin de gedikli bir okuyucusu olmuştum. Dairelerimizin yan yana olduğu bir komşumuz o yıllarda serhat yayınlarının çocuk klasiklerinden oluşan yüz civarındaki bütün kitaplarını almıştı. ikişer ikişer olmak üzere o seriyi okumuştum. O kitaplara sahip arkadaşın okumamasıise babasını epeyce üzüyordu. Yine o yıllarda ailece sevdiğimiz ve görüştüğümüz bir ailenin deyim yerindeyse üçüncü kızları olmuştum. Onlar beni severlerdi ve hatta gittikleri gezmelere dahi götürürlerdi. Benim onlara sevgimin en önemli sebebi ise aldıkları 3-4 tane günlük gazete ve genelde haftalık çıkan dergilerdi. Fırt gibi Çarşaf gibi mizah dergilerini hatırlıyorum aralarından:) O yıllardan beni hatırlayanlarda okuma tutkum oldukça yer etmiş ki, yıllar sonra babamlar o zamanki arkadaşlarıyla bir görüşmelerinde benim okuma tutkum sorulmuş. Yolda giderken dahi bir gazete parçası görsem dönüp okuyormuşum. Bu şekilde hatırlanmak çok hoşuma gitmişti.
Sonraki yıllarda da gerek satın aldığım gerekse komşuların, aile dostlarının ve arkadaşların kitaplarını okudum. Ve daima okumaktan zevk aldım. Hayatımdaki en önemli harcama kalemi kitaplarım oldu. Aldığım zevki paylaşmak adına elimdeki kitapları sakınmadan etrafımdakilere de verdim. Ama baktım ki, geri gelmiyor, yaklaşık üç-dört yıldır bu kadar rahatça vermekten vazgeçtim.
Ülkemizde kitapların pahalı olması son dönemde alışlarımda kısıtlama yapmamı gerektirdi. Artık kitap alırken durup bir kez düşünmemi gerektirir şekilde pahalılar. Ortalama 10-15 lira civarında dersek, benim gibi bir alış da beş altı kitabı beğenen ve okumak isteyen biri için oldukça zorlayıcı oluyor. Buna bir çare arayışları içindeyken aklıma halk kütüphaneleri geldi. Onlara üye olarak daha kolay ve maliyetsiz bir şekilde kitaplara ulaşabileceğimi düşündüm. Ancak yaptığım araştırmalarda Ankara da dahi kütüphaneler o kadar azdı ki, üniversite yıllarımda Milli Kütüphane ve Kumrular sokakdaki Adnan Ötüken kütüphanesi maceralarımı hatırladım. O dönemde kütüphanelerdeki kısıtlama ve bürokratik işlemlerden "illallah" ederek kitap bile almadan kendimi dışarıya zor atmıştım. Yine de tekrar gitmeyi ve denemeyi düşünüyorum.:)))
Bu arada bir blogda 1,5 liraya alınan kitaplardan bahsediliyordu ve içten içe İstanbulda olup alsam diye geçirmiştim. Gerçi uzun zamandır bazı kitapları özellikle popüler olup çok satanların korsan baskılarını 5 liradan almaktaydım ama 1,5 lira oldukça cazip bir fiyattı. Bir kaç hafta önce ise Carrefour ve Kiler Markette indirimli olarak 6,95 liraya kitaplar satıldığını keşfettim. Günlük okuyup kafayı dağıtacak türdeki romanların olduğu bu kitaplar için iyi bir fiyattı ve orjinaldi hepsi de. Geçen hafta Carrefourda alışveriş yaparken aklıma geldi ve bir kitap seçtim. Seçerken biraz titiz davrandım çünkü indirimli olsa da okuyabileceğim bir kitap olsun istedim. Aldığım kitap Venora Bennet'ın yazdığı orjinal ismi "Royal Blood" Türkçe ismi ise "Unutulan Kraliçe"ydi. Oldukça zevkle okudum.
14 yy. sonları 15yy başlarında yaşamış İngiltere Kralı V. Henry, Kraliçesi Catherine ve Tudor Hanedanının büyük-büyük babası Owen Tudor'un yaşadıkları ekseninde kurgulanmış bir tarihi romandı. Tabi kitapdaki isimler ve dönem hakkında biraz internetten araştırma yapıp okuyunca o dönem Avrupa tarihi hakkında da epey bir şey öğrendim. "Yüzyıl savaşları", "Güller Savaşı" gb.
Bu tip romanları severim çünkü tarihin sıkıcı didaktiğine sokmadan tarihi farketmeden öğretir, bana. Nice roman sayesinde Avrupa tarihini, Türk tarihini, ülkeleri, kültürleri, fikirleri, insanları öğrenmişimdir.
Bu kitabın bitiminde yeniden kitap arayışına girdim. Ve geçen gün Kiler markette 1,95 lira etiketli kitapları görünce fazla seçici davranmadım, bile. Tabi bunda yetişmem gereken yerde etkendi:) Üç tane kitap aldım. Adları oldukça romantikti. Belli ki aşk kitapları diye düşündüm. Ama okuyamasam kolayca gözden çıkarabileceğim fiyatta olmasından dolayı fazla düşünmedim. Normalde kitaplarda aşkı okumayı severim. Hatta aşkın olması gerekir, insanı anlattığına göre diye düşünürüm. Ama bazen o derece sıradan yazılmış oluyor ki, okumaktan sıkılıyorum. O yüzden son yıllarda çıkmış kapakları albenili ve çoğunlukla güzel kadınların yer aldığı kitaplara tereddütle yaklaşıyorum. Hele de etiketleri 20 lira ve üstü olunca. Halbuki bazıları gerçekten çok güzel oluyor ve o kapaktan o derece aykırı oluyor ki! Bu yönden yayınevlerine kızıyorum da.
Son aldığım kitaplardan birine başladım ve hiç de üstündeki resme ve isme uygun bir içerik değildi. Tesadüfün böylesi, bu kitapdaki kahramanlarda bir önceki kitapda yer alan kralın büyük babalarıydı ve onların çağındaki İngilterede geçiyordu olaylar. Şimdilik iyi gidiyor. Tabi arada kitapdaki kahramanlarla ve yerlerle ilgili internette yaptığım aramalar ve okumalarla İngiltere ve tarihi hakkında epey bilgi sahibi oldum.
AŞK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AŞK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Ağustos 2011 Pazar
30 Haziran 2011 Perşembe
AŞK KENDİMİZİ TEMİZE ÇEKMEYE YETER Mİ???
Yıllar önceydi, annemin teyze kızının Ankara'ya geldiğini öğrenince teyzemin kızıyla ziyaretine gitmiştik. Çok ağır bir hastalık geçirmişti ve buna bağlı olarak konuşamıyor, hareket etmekde çok zorlanıyor, kendi kendine hiç bir işini yapamıyordu. Bakımlı durumdaydı. Geçen uzun zamandan sonra onu ilk görüşümdü ve hiç de hatırladığım gibi değildi. Hastalık ve yıllar onu çok yıpratmıştı. Çok üzüldüm onun için. Ama o gün hayatıma bir güzelliği de kattı; Nermin Teyze'nin eşi ona bakıyordu. Elinden tutarak bizimle yemek yemesi için masaya getirdi, yemeğini yedirdi, yemek sonrası kişisel temizliğini yaptı ve bütün bu süreç boyunca onunla konuştu. Hem de ne konuşma, sesindeki sevgi tınıları hala kulaklarımda, sevgisi sesindeydi ve devamlı ona bakan gözlerindeydi.
O gün Ahmet enişteye hayran kaldım. Sevgilerine, birbirlerine olan aşklarına bayıldım. Nermin Teyzem de konuşamasa da, tam olarak tutamasa da, elleriyle ve gözleriyle eşine olan sevgisini o kadar güzel anlatıyordu ki! Hala o anlar gözlerimi dolduruyor!
Sonrasında bu durumu bir çok kişiye anlattım. Burada farklı olan bana göre bir erkeğin bütün aczine rağmen aşkını, sevgisini hiç yitirmeden her türlü bakımını üstlenmesiydi. Çünkü bizim ülkemizde bir erkeğin bakıma muhtaç bir yakınına bakması alışıldık bir durum olmadığı gibi genel olarak bu kadına yüklenilmiş görevdir. Bakımlı olan kadın gençse kocası çoktan ayrılmış olur(istisnalar elbette var ama adı üstünde istisna) ve toplum bunu sorgulamaz bile, olması gereken buymuş gibi. Eğer kadın yaşlıysa genelde kız çocuklarının veya gelinlerinin bakımı altında olması gerektiği kabullenilmiştir. Yaşlı veya genç erkek çoktan farklı bir hayat kurmuş olur kendine. O yüzden Nermin Teyze ile Ahmet enişte benim için çok özel insanlar oldu. O hasta günlerinin birinde ziyaretine giden teyzem, ikisini yüzyüze olacak şekilde birbirine sarılmış uyur bulmuş. Gençliklerinde dillere destan olan sevgileri hayatlarının sonbaharında daha bir devleşmiş ve onları tanıyan herkesi etkilemişti. Nermin Teyze öncelikle bu dünyadan göç etti ve bir kaç yıl sonra ise enişte. Şimdi ahirette birliktedir diye umut ediyoruz.
Bu gün gazetelerde Ali Taran- Ayşe Yılmazer haberlerini okudukça hep aklıma geldi, Nermin Teyze ile Ahmet Enişte. Herkes Ahmet Enişte olamıyor, hele bu haberler gösteriyor ki, insan olarak devleşme fırsatını çoktan kaçırmış, Ali Taran, ne yazık!! O pek mutlu gülümsemiş objektiflere ve ben onlara bakarken soruyorum kendi kendime; "hadi aşk bitti, sevgi bitti de insanın kendine saygısı da mı bitti? Sadakat, vefa denen duygular hükmünü çoktan kaybetti mi?" diye:(( Bütün bu güzel hasletleri peynir, ekmek misali yiyip bitirdiğimiz dünyamızda "aşk" diyoruz, temize çekmek için bütün kirlenmişlikleri. Evet ya, "aşk" kendimizi temize çekmek için yeterli mi???
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



