5 Şubat 2013 Salı

AYFER TUNÇ'LA GEÇEN OKUMA GÜNLERİ



Ayfer Tunç'u keşfettiğimden beri okumak tekrar güzelleşti. 

İlkokul 3. sınıf da sınıf kitaplığı için babamın aldığı Kemallettin Tuğcu'nun iki kitabını merak edip okumaya başladığımda okumanın ayrı bir dünya olduğunu anlamış ve hayatın en güzel zevklerden birinin tadına varmıştım. O kitapların adını hiç unutmadım; Eskici Baba ve Unutulan Çocuk. Hatta Eskici Baba daha ince olduğu için okumaya başlamıştım -ki, o zamana kadar okumak mecburi ve tatsız bir şeydi.-çabuk bitirebileyim diye ve hatta belki bitirmeden bırakmak için. Ancak hikaye daha doğrusu oradaki çocuk duygularının tasvirleri, günlük hayattan sahneler etkilemişti ve çabucak bitirip diğerine geçmiştim. Sonrasında ise bir derya dünya olan okumaya daha çok ve hızla devam etmiştim.

Elimde olan kitaplar yetmemiş, sınıf ve okul kitaplıklarındaki kitaplar, komşularımızın ve arkadaşlarımın kitapları da okuma listeme girmişti. O dönemde Serhat yayınlarının Dünya Çocuk Klasikleri serisi vardı, yaklaşık yüz kitap falan. Hemen hepsini okudum; Küçük kadınlar, Tom Sawyer, Oliver Twist, Demiryolu Çocukları...Okumaya öyle dalmıştım ki, o dönem evimize alınan günlük gazete bana yetmez olmuş, ailece samimi görüştüğümüz komşumuz Mediha teyzelerinin aldığını bir kaç gazeteyi, hafta sonları alınan dergileri(Çarşaf, fırt gibi mizah dergileri de:)) okumaya başlamıştım. Hatta sokakta bir gazete parçası görünce durup okur hale gelmiştim. Yıllar sonra biraraya gelen babamın bir arkadaşı beni böyle hatırlıyormuş ve sormuştu, hala öyle mi? diye. Doğum günlerimde hediye olarak kitap veriliyordu ve onlardan birini hala hatıra olarak saklıyorum; Kalın kapak ve ciltli "Polyanna" Belki yüzlerce kez okumuşumdur ve bazı cümleler beni hep ta yüreğimden etkilemiştir.

Hep çok okuyan oldum. Hatta okumam ailesince yasaklanan ve sınırlandıran nadir çocuklardan olduğumu düşünürüm. Ailem eğitimli bir aile olsa da bendeki okuma tutkusu ve yoğunluğu onları korkutmuştu. Okumak benim için nefes almak gibiydi. Her an okurdum, tenefüslerde, sabah yataktan kalkmadan, gece uyumadan veya her fırsatta. Okumayı çok sevdim, öyle bir an geldi ki, belki de yaşından önce okudum, bir çok şeyi. On lu yaşların başında Dünya Klasiklerini okuyordum. 

Çok okumak, hızlı okumayı da getirdi. 12 yaşındayken "Çalıkuşu" romanını 4 saatte okuduğumu hatırlıyorum.
Okudum, okudum, okudum...
Üniversite yıllarında ise raflarda en çok okunan kitaplardan kaçındım hep. Beni hayal kırıklıklarına uğrattılar, dilleriyle, anlatımlarıyla.Sadece Paulo Coelho'nun "Simyacı" farklıydı, çok zevk almıştım okumaktan. 
O dönem Türk yazarlarda benim için hayal kırıklığıydı benim için, aynı Türk filmleri gibi:( Uzun zaman yabancı yazarları tercih ettim. Arada Orhan Pamuk okumaya çalıştım ama olmadı. O yıllarda bana rehberlik eden bir arkadaşım vardı, kitap fuarında aylık harçlığını harcayıp bir ay boyunca bir kavanoz reçelle kahvaltı eden, onun tavsiyesiyle okurdum.

Sonrasında evlilik, çocuklar, iş hayatı ve günlük koşuşturmacalar arasında kitap okumaya ayrılan zamanım azaldı ama hala yatağımın başucunda daima kitaplarım oldu. Ve yeni keşfedilen yazarlar ile okuma aşkım depreşti. Mutluyum:)

17 Aralık 2012 Pazartesi

YENİ KEŞFETTİĞİM YAZARLAR

Okumayı çok seven biri olarak bu kadar geç keşfettiğim iki yazar;

Mustafa Kutlu 


ve Ayfer Tunç



Geç keşfettiğim için üzüldüm ama daha geç olmadığı veya hiç keşfetmemiş olmadığım için de sevindim.

Şu an Ayfer Tunç'un "Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi" romanını okuyorum...


8 Kasım 2012 Perşembe

DİZİLER...

Türk halkı olarak televizyon izlemeyi seviyoruz. Televizyonda son dönemde de dizileri pek çok sever olduk. Günlerini, akşamlarını dizilere göre düzenleyen çok insan var. Talep olunca arz da özellikle bu sene çok arttı. Artık takip etmesi imkansız hale geldi ve yeni başlayanlar ile erkenden bitenler birbiri ardına televizyon ekranlarında.

Dizilerin uzun sürelerinden dolayı takip eden grubda değilim. Arada rastladıklarıma bakıyorum ama bu sene baştan sona hiç bir diziyi ve bölümünü izleyemedim. Üzgün de değilim. Beynimin bu derece uyuşmasını ve gerçeklik dünyasından bir nev'i uyuşturucu gibi uzaklaştıran bu durumdan uzak kalıyorum. Çocuklarımla vakit geçiriyorum. Televizyona zaman kalırsa ilk önce filmler sonrasında kültürel ve gezi üzerine aktüel programlarım tercihim. BBCHD, Escales, NGC Adventure, Universal Channel belki TRT Belgesel ilk öncelikle gezindiklerim arasında bunun için. Eğer bir şey yoksa 45 dakikalık yabancı dizilere sıra geliyor.

Bu akşam ilk önce TRT Belgesel de "Meluncanlar" ile ilgili bir belgesele takıldım. Güzeldi. Amerika kıyılarına İngilizler tarafından terk edildiği iddia edilen esir Osmanlı Leventleri için üzüldüm. Torunları olduğunu iddia eden insanların Türk olmayı, Osmanlı olmayı sahiplenmesi duygulandırdı. Özellikle günümüzde "Türk'üm" demenin bir çok farklı görüşde hem de Türkiye'de utanılacak olduğu düşünülürse, duygulanmamak imkansız.Tarihimizde benzer durumlar var ve daha öncede Avrupa'da esir edilen Osmanlı askerlerinin izini süren benzer bir belgesel karşısında da dünyadan ve kendimizden ne derece bi haber yetiştiğimizi düşündürüyor, bana.

Belgeselden sonra "Law&Order" dizisini seyrettim. Her bölümde bağımsız bir konu işlenen bu dizi polis-savcı ilişkisi içinde suç dünyasıyla ilgili bir Amerikan dizisi. Bu akşamki konu, Amerika ordusunun savaştığı ülkelerdeki "işkence"nin kanuni dayanağı ve ülkesindeki desteği üzerineydi ve yine 11 Eylül olaylarının Amerika insanında meydana getirdiği paranoya derecesindeki korku ve saldırganlık karşısında bir kez daha şok oldum.


Ve sonrasında Kanal D'de "Veda" dizisine rastladım, gezinirken. Dönem dizisi diye ve kitabı okuduğum için biraz durakladım ve izlemeye başladım. Dizinin geçmişinden de gazeteler sayesinde bilgim var. Yaklaşık 15-20 dakika izledikten sonra içim şişerek ve içimden küfrederek kanal değiştirdim.



Vah, vah ki, reyting uğruna ne hallere gelmiş dizi dünyası. Dizinin kitapla hiç alakası kalmamış. Kitapda olmayan lüzumsuz karakterler, bu karakterlerin saçma sapan diyalogları, dönemle alakasız bakış açısı, döneme uymayan hatalar ile dönem dizisi falan olmamış Veda. Baş rolde oldukça çekici ve karizmatik Mehmet Aslantuğ olunca reyting için o döneme ve özellikle kitapdaki karaktere uymayan aşk hikayesi nasıl bayağı öyle!! Mehmet Aslantuğ böyle bir hikayenin içinde olmaktan mutlu mu, çok merak ettim. Reyting uğruna bu derece bozulmuş bir uyarlamada olmasını ona yakıştıramadım. Tabi, Ayşe Kulin bu diziyi takip ediyor mu, acaba? Ve içi kaldırıyor mu seyretmeyi??!!!

Bunları yazarken CNN Türk'deki "Burada Laf çok" devam ediyor. Bu saatte uyanıksam hafta için takıldığım ve hoşlandığım bir program. Mesut Yar güzel kotarıyor, programı.

4 Kasım 2012 Pazar

UZUN HİKAYE

Uzun Hikaye filmini nette paylaşılan şarkıyla fark ettim. Şarkı ruha dokunan, görüntülerde şiir gibi olunca filmi izlemeyi aklıma koydum. Uzun zamandır sinemada film izlememiştim. Hatta Türk filmi izlemeye de tövbeliydim. Çünkü vizyondaki filmlere yazılan övgü dolu yazılardan sonra galiba yüksek beklentiyle sinema salonuna gidiyorduk ki, her seferinde ama her seferinde eşimle gittiğimize pişman olduk. Kopya senaryolar, abartma oyunculuklar, "az emek çok kazanç" düsturu ile kotarılmış filmlerden gına geldi. O yüzden de bir daha Türk filmine gitmek mi!!...

Uzun Hikaye hakkında da bir sürü iyi şeyler yazılmış, çizilmişti. Umutlandım ama yine içimde bir parça tereddüt, gerçekten iyi mi? artık şeytanın bacağı kırıldı mı? acaba dizilerde gösterdikleri iyi performansı sinemaya aktarabilmişler midir? diye kafamda sorularla cuma günü öğleden sonraki ilk seansa gittim. Salonda on kişi kadardık.

Filmi izledim. Beğendim ama çok değil. Hikaye güzeldi. Görüntüler şiir tadındaydı. Oyunculuklar da iyiydi. Hatta çok eleştirilmiş olan Tuğçe Kazaz'ın oyunculuğunu çok beğendim. Genel olarak izlemesi keyifliydi. Arada ağlattı da ama sinema çıkışı "muhteşemdi" duygusu yoktu.


Filmi izlerken  geçmişime de uzandım. Yuvaya hemde sevgi dolu yuvaya dönüştürülen vagon, beni alıp taa otuz yıl önceye götürdü. O zamanlar sokaklarda özgürce oynadığımız yıllardı. Evimize yakın apartmanların arasında sıkışmış bir ev vardı. Evin seviyesi yoldan aşağıdaydı. Önünde bakımsız  bir bahçe vardı. İşte o önü açık bodrum katına bir aile taşınmıştı. Hatırladığım kadarıyla iki çocuklu bir aileydi. Evin konumundan ve durumundan anladığım kadarıyla yoksul bir aileydi. Normalde oturmak için tercih edilmeyecek bir yerdi ama işte o aile taşınmıştı. Önündeki bahçeyi o kadar güzel hale getirdiler ki, renk renk çiçekler açmıştı. Adam akşamları o bahçede çalışıyor ve eşi de ona yardım ediyordu. Aralarındaki sevgi öyle belirgindi ki, hem çok hoşuma gitmiş hem de şaşırtmıştı. Çünkü televizyonlardaki aşklarda olanlar gibi ne kadın güzeldi ne de adam yakışıklı!! Ama aralarında sevgi, aşk vardı ve bu bahçedeki ağaçlara, çiçeklere, evlerinin görebildiğim kısmına ve en önemlisi iki çocuklarına yansımıştı. Yıllar sonra geçen yıl yolum o mahalleye düştü, bir akşam üstü. Erkek kardeşimle o zaman yaşadığımız evi aradık. Bazı şeyler değişmişti ve hangi apartmanda oturduğumuzu tespit etmek de zorlandık. O ara o evi de gördüm. Ev tekrar virane haldeydi ve hala oradaydı, yıkılmamıştı ve yeni bir apartman dikilmemişti.  O aileyi andım kalbimde o akşam. O dönemden aklımda en çok kalan onlar olmuş.


Filmin tren sahnelerinde trenli anılarım üşüştü aklıma:) İlkokul birinci sınıf da Amasya'da yaşadık ve evimiz tren istasyonuna ve yoluna çok yakındı. Her gün o tren yolunu geçerek gittim okula. Tren demek Amasya demekti benim için. Sonra yıllar geçti ve ortaokul yıllarımda Amasya'ya geri döndük. Okulum ve evimiz yine istasyona ve tren raylarına çok yakındı. Hatta her gün okula gittiğim kestirme yolda tren raylarının üstünde düşmeden yürüme abalarım da olurdu. O döneme kadar şehirler arası yolculuklarımızda karayolundan başkasını düşünmemiş ve kullanmamıştık. Ama ben ve kardeşim treni merak ediyorduk ve bir yolculuğumuzda treni kullanmaya ailece karar verdik. Yola Amasya'dan çıktık. Bildiğimiz kara trendi. Kompartımanları 6-8 kişilikti ve gece yarısı bindik trene. Şanslıydık ki, tek kompartıman da sadece bizler vardık ve uyuyarak rahat bir yolculuk yaptık. Sabah yakın bir istasyonda indik ve Kars'dan gelen Doğu Ekspresine bindik. Başlarda yine sadece bizim olduğumuz kompartımana bir istasyonda ihtiyaç için inince dönüş de kalabalık ile karşılaştık ve otobüsle 3-3,5 saat sürecek yolculuğu tam tamına 6 saatte yol aldık. Kompartımanın kalabalığı ile işkenceye dönen bu yolculuktan sonra tren yolculuğu gündemimizden tamamen kalktı. O yolculuktaki manzaralar, tren istasyonları hala hafızamda. Tren ve istasyonların fotograf kareleri için bulunmaz nimet olduğunu düşünüyorum. Hayallerimde Anadolu'nun tren istasyonlarının fotograflarından oluşan bir kitap hazırlama varken filmdeki her tren ve istasyon karesi bu hayalimi depreştirdi.:)

Filmdeki kasabalar 80 öncesi Anadolu'nun her yerindeydi. Benim çocukluğumdaki memleketimde o kasabalar gibiydi. Dar sokaklar, insani ilişkiler, eskimiş ayakkabılar(o zamanlar herkesin dolap dolusu ayakkabısı yoktu), rengi atmış mantolar(alınan mantosolup eskiyene kadar giyilirdi ekseriyatla), her daim takımlı bakımlı heybetli adamlar(tıpkı büyükbabam gibi), particilikler, devletten korkmalar, kendini önemli gören memurlar ve onları devlet zanneden sıradan insanlar, namazı camide kılan ama insanlıktan yoksun insanlar, karşısındakinin canını yakmada sınır tanımamalar, biçki-dikiş kursları, yerel matbaalar, yerel gazeteler vs.

Film bitti ve ve kendi hayatıma geri döndüm. Filmi seyretmeden önce Mustafa Kutlu'nun "Uzun Hikaye" kitabını okumak istemiştim ama galiba filmin rüzgarının etkisiyle bitmişti, kitapçılarda. Film sonrası ise hemen okumak istemedim, hikayeyi ve başka bir kitabını aldım, yazarın. Kitap bendeki bazı yaraları deşti. Kendi kendimi ve çevremi sorgulamaya başladım. Normalde iki saatte okuyup bitireceğim kitabı iki, üç gün oldu hala bitiremedim. 

Mustafa Kutlu'nun biyografisinde Dergah dergisinde yazdığı vardı ve galiba o dönemdi benim bazen alıp okuduğum o dergiyi. Lise yıllarıydı ve lise birincisi olup edebiyata düşkün olan bir arkadaşım o dönem dergiye hikayelerini göndermiş ve belki de Mustafa Kutlu'yla yazışmıştı. Arkadaşın lise öğrencisi olduğunu öğrenince şaşırmıştı, genel yayın yönetmeni. Yani arkadaş oldukça iyiydi. Üniversitede Türk dili ve edebiyatını seçmesi ise herkesi hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü istese Türkiye'de derece yapabilirdi ve tıp, mühendislik dışında hem de edebiyatı seçmesi sistemin dayattığı ve beyinlerimizin koşullandıklarına tersdi. Hala da öyle!!!

İşte, bir film neler düşündürdü ve nerelere götürdü beni...

  

15 Eylül 2012 Cumartesi

Ruh Halim





Bu aralar ruh halim pek ahım şahım değil!
Saçmalamalar olsa da eski Türk filmlerinin naif güzel aşklarını izlemek ve hatta güzel şarkılarını dinlemek bir nebze merhem oluyor....

7 Eylül 2012 Cuma

O-KU-YO-RUM

Şu aralar evdeyim. Uzun zamandır üye olmak istediğim Halk kütüphanesine üye oldum. Hemen 3 kitap ödünç aldım. Aslında evde okunmayı bekleyen dağ yığını gibi kitaplarım var ama yeni kitap almaktan vazgeçemiyorum. 


Şu an elimde Shauna Singh Baldwin adlı yazarın "Beden Unutur Yürek Hatırlar" diye Türkçe'ye çevrilmiş kitabı var. Oldukça sürükleyici ve yine okuduğum bir roman beni meraklandırıyor. Hindistan'ı, Hindu ve Sih inançlarının içeriğinin ana hatlarını, az çok tarihlerini, 1947 öncesindeki çalkalanmaları ve Hindistan ile Pakistan'ın özgür devletler olurken halkın yaşadığı, heyecan, sevinç ve yanında büyük acı ve üzüntüleri ve en önemlisi insan olmanın, kadın olmanın her yerde üç aşağı beş yukarı benzer duyguları yaşattığını öğreniyorum. 

9 Ağustos 2012 Perşembe

RAMAZAN GELDİ..............

Müslümanlar için hayırlı olan Ramazan ayı geldi ve hatta bitmek üzere. Yine ekranları klasik ramazan geyikleri sardı. Artık illallah ettiğim için pek bakmıyorum bile medyanın bu ramazan şakşakcılığına. Ama kendimi Allah'ın varlığına ve Muhammed'in peygamberliğine iman etmiş bir kadın olarak şikayetçi olduğum ve her daim karşısında durduğum empoze edilmeye çalışılan din anlayışı hakkında güzel bir yazı...


http://www.adilmedya.com/dunyayi-da-ahireti-de-kadina-dar-ediyorlar-h31865.haber





Dünyayı da Ahireti de
Kadına 'Dar' Ediyorlar



Paylaş
07.08.2012 / 13:09
   


İslamiyet’te kadının yeri hep tartışılagelmiştir. 
Başörtülü bir kadınsanız gittiğiniz her ortamda 
‘kadının İslamiyet’teki yeri’ sorularıyla sıkça karşılaşır, 
bu konuda köşeye sıkıştırılmaya çalışılırsınız.
 Benim de en sık karşılaştığım sorulardan biridir.
Son günlerde de sosyal medyada bir ilahiyatçının ‘Ahirette Seks Hayatı’ 
başlıklı yazısı tekrar tartışılınca ilk yazımı 
erkek egemen din anlayışı üzerine yazmaya karar verdim.
 Aslında İslam’ın yumuşak karnı gibi gösterilen ‘kadın’ konusu
 İslamiyet’in kendisinden kaynaklı bir sorun değil; 
dinin erkek egemen bir bakışla yorumlanmasından kaynaklı bir sorundur.
Öyle din adamlarının öyle yazılarını okuyoruz ki; 
o yazılara bakarak; bir kadının Müslüman olmayı
 tercih etmesi aptallıktır demenin eşiğine geliyoruz.
Şimdi değerli bir ilahiyatçımızın (!) kitabından alıntıladığımız
 bir paragrafta erkek zihniyetin 
cennet tasavvuruna (fantezisine) bakalım.
“Cennettekilerin en alt derecesine günde 72 kadın verilecektir. 
Tam mümin ise 100 bakire ile cinsi münasebette bulunacaktır.
 Erkekler hem karısıyla hem de hurileriyle 
sabahtan akşama kadar sürekli cima (seks) yapabilecektir. 
Kadın 5 erkek isteyemeyecek sadece 1 erkek isteyecek......”
Çok ürkütücü değil mi? Kapitalist sistem nasıl ki
 seksi bir kadın eşliğinde pazarladığı otomobili 
erkek için daha çekici kılmaya çalışıyorsa; 
Müslüman din adamları da, dini erkeklere 
anlatırken bunun gibi bir pazarlama taktiği 
kullanarak dini onlar için çekici kılmaya çalışıyorlar.
 Resmen kadınlar üzerinden pazarlanan bir dinle karşı karşıya kalıyoruz.
Erkek din adamlarının kadın algısını özellikle
 bu paragraftaki cennet tasavvuru üzerinden 
irdelemek istedim çünkü; cennet tasavvurunda 
bile kadına biçtiği değer bir seks objesi olmaktan 
öteye gitmeyen bu zihniyetin bu dünyada kadına
 biçtiği rol de tabi ki  eşitlikçi bir temele oturmayacaktır.
Öte dünyayı bir seks cenneti olarak tasavvur eden
 bir zihniyet bu dünyaya nasıl bir düzen getirmeyi düşünebilir ki?
 Erkeklere sabahtan akşama kadar özgürce sevişebileceği
 kadınlar vaad ederek kandırmaya çalışan bir din anlatılıyor bize.
 Böyle anlatılan bir din ciddiye alınabilir mi ki? 
Dünyaya adaleti, eşitliği getirmek için gönderilen bir din
 nasıl oluyor da dünyayı ve ahireti seks ikilemine sıkıştıran
 bir dine dönüşüyor bu insanların zihninde! 
Cennette sevişeceği sayısız kadının hayaliyle 
heyecanlanan erkekler bu dünyada da başka dert edinebilir mi?
Ödül olarak kendisine kadın-lar vaad edilen erkek,
 kadını kendisine denk görebilir mi?
Kadını hep ikinci sınıf olarak gören zihniyet,
 tasvir ettiği bu “Seks Cenneti”nde bile kendisini 
70-100 kadınla ödüllendirirken  kadına ise bir 
erkekten fazlasını reva görmüyor... 
Ödül sayılarının dengesizliğine bakarak da 
erkeği kadından kaç kat üstün gördüklerini 
anlayabiliriz.  Bu zihniyete göre 
1 erkek en az 72 kat üstündür bir kadından.
Her bakımdan erkeğe hitap eden, erkeğin egosunu okşayan, 
erkeğin arzularına göre şekillendirilen bir dine dönüştürülüyor İslam.
 Hem bu dünyayı hem de ahireti kadına 
dar eden erkeklerin anlattığı bu dini (!) hangi kadının kalbi kabul eder!
Böyle bir din anlayışının ortaya çıkmasının başlıca nedeni;
 dinin hep erkekler tarafından yorumlanıp anlatılması ve
 bütün tefsirlerin, fıkıh kitaplarının erkekler tarafından yazılmasıdır 
diye düşünüyorum. Düşünün ki kadınlara
 özel halleri anlatan kadın ilmihalleri bile erkekler tarafından yazılıyor.
İmam Hatip’lerden mezun olan,
 İlahiyat Fakülteleri’nde okuyan kızlara ne oldu? 
Erkekler imam olabildi, hatip olabildi,
 Diyanet İşleri Başkanı olup fetva makamının 
en üst düzeyine çıkabildi de aynı eğitimi alan kadınlar ne oldu? 
Neredeler bu kadınlar? Bu kadınların sesini neden hiç duymuyoruz?
Özellikle Ramazan dolayısıyla her TV kanalında 
bir erkek din adamı çıkıp bize dinimizi anlatıyor ve
 bu programların izleyici kitlesinin çoğunluğunu da kadınlar oluşturuyor. 
Bu televizyonlarda neden dini anlatan kadın
 ilahiyatçılara yer verilmiyor? 
Neden dinimizi sadece erkeklerden öğreniyoruz?
Acaba kadınlar tefsir –meal yazmış olsaydı kadının
 İslam’da gösterilmeye çalışılan şüpheli konumu aynı olur muydu? Hiç sanmıyorum.
Kadının bu ülkede bir söz söylemesinin
 ne kadar zor olduğunu  biliyorum. Hele ki söz söyleyeceği
 konu din ise bu çok daha zor. Erkekler tarafından 
ele geçirilen din adamlığı statüsü
 (ki din adamlığı diye bir şeye de inanmıyorum bu ayrı konu) 
günümüzde en katı kast sınıfını oluşturuyor. 
Erkeklerin borusunun en güçlü öttüğü
 bu sınıfa kadınların girmesi neredeyse imkansız gibi. 
Bu ülkede bir kadın zor olsa da , iş dünyasında, siyaset, 
sporda erkeğin çalıştığı alanların 
hemen hepsinde var olmayı başarırken, 
din alanında var olması Kur’an kursu hocalığından öteye geçemiyor. 
Sanırım bu ülkede kadının başbakan olması bile 
din adamı olmasından daha kolaydır .
Dini, kadın üzerindeki iktidarlarını pekiştirmek için kullanan
 erkek din adamları kolay kolay bu alana
 kadınları almayacakları gibi kadınlar da 
bu alana girmeye kolay kolay cesaret edemeyeceklerdir. 
Din konusunda kadının bir söz söylemesi gerçekten cesaret ister,
  zira bir kadın bilir ki dini konularda 
erkeğin hoşuna gitmeyecek söz söylemenin bedeli ağırdır. 
Bu bedel kimi zaman erkek din adamları tarafından 
neredeyse aforoz edilmeye gider.
 İstenmeyen üzeri örtülmeye çalışılan gerçekleri 
dile getirmeye kalkışan kadın sapkınlıkla itham edilir, değersizleştirilir...
veya bir Gonca Kuriş gibi söylediklerinin bedelini hayatıyla ödeyebilir. 
Bu durumun farkında olan kadınlar eğitimini alsalar 
ve dini konularda erkekler kadar yetkin olsalar dahi 
bu alanda mücadeleye girmeyi göze alamıyorlar. 
Sadece erkeklerin yazdığı tefsirlerle neredeyse 
erkeklerin dini haline getirilen İslamiyet’i ancak 
kadınların yazacağı tefsirler bu erkek bakışından kurtarabilir.