17 Nisan 2011 Pazar

SATIR ARASI

Özellikle gazeteleri okurken görünür olan yazının satır aralarını okurum:)
Bu kendi kendine iç sesin bir yansıması belki de.

Şu aralar okuduğu satır araları;

-Masterchef'deki Batuhan Piatti programdaki agresif tavırları sonucu çalıştığı yerle "karşılıklı anlaşarak" işten ayrıldığını söyledi. Aslında işverenin yol verdiğini düşündüm, yüzündeki ifadeden. "Kovuldum"un kibarcası "İşten ayrıldım"

-Bugün Hürriyet Pazar ekinde Ayşe Arman Ajda Pekkan'la röportaj yapmış. Gazetenin bilumum yerlerinde ikisinin bir sürü bacak resimleri var. Ayşe Arman'ın giriş yazısını okuduğumda ise, görünüşde Ajda'ya "taş gibi" olmasından dolayı pek methiye düzmüş ve kendi bacakları daha ön planda, 40 küsür yaşına rağmen kendisininde çok "taş gibi" olduğunu göstermiş. Kaleme aldığı methiyeleri de kendine düzdüğünü düşündüm.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/17567604.asp?yazarid=12&gid=61

10 Nisan 2011 Pazar

ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ!....




İki gündür küçük oğlum hasta. Öncedende bana düşkündü ama hastalığın getirdiği huzursuzlukla beni daha çok yanında ister oldu. Bazen bunaldım ama bu anlarda aklıma annem geldi. Ben de hasta olduğumda annemin beni iyileştirici sevgisini, ilgisini isterdim ve onun bana gösterdiği ihtimamın ve sıcaklığın güven hissi sayesinde hastalığın getirdiği acıları sonrasında unuturdum. Şimdi bile aklımda, ruhumda kalmış olan o güzel duygunun aynısını çocuklarıma yaşatmam gerektiğini düşünüyorum. İşte bu düşünce, gücümün ve sabrımın tükendiği noktada beni yeniledi ve bu anlarda kendime ve yaşadıklarıma bir kez daha şaştım...

Şairin dediği "ömrün ortasında"ki yaşı bir geçmişken hala idrak etmekde zorlanıyorum. Hele çocuklarıma baktığımda, bana "anne" dediklerinde kendi kendime soruyorum; bu kadın ben miyim? diye. Çünkü hala bu yaşa geldiğime ve hayatımın bu gidişatına inanamıyorum. Yıllar o kadar çabuk geçiyor ki...

Zaman algısı nasılda değişiyormuş. Yirmili yaşların başına kadar çabuk geçmeyen zaman özellikle evlilikle beraber bir ivme kazanıyor ve yeni hayatlar kurma telaşeleri içinde çabucak geçiveriyor. Bunu farkettiren de dün daha bebek olanların bu gün büyümüş olduğunu görmek oluyor. Üniversiteye başladığım yıllarda doğanlar, bugün nerdeyse üniversiteyi bitirecekler. İlk onsekiz yılı yaşarken ne uzun gelmişti halbuki, ikincisi ise göz açıp kapama kadar...



Hala yaşıma ve geçen zamana adapte olamamanın yaşattığı bir diğer duygu ise, özellikle eski arkadaşlarla bir araya geldiğimizdeki sohbetlerimiz ve hayatlarımızı evcilik oynuyoruz gibi hissetmem. Bir araya gelmeler, çocuklardan konuşmalar, kocalardan dertlenmeler, hayatın güzel yanlarını da görüp neşelenmeler hep annelerimizin rolleriydi. Bizlerse o anlarda evcilik oynardık. Şimdi ise biz onlar olduk, onlar ise anneanne, babaanne oldu. Babaannelerimiz ve anneannelerimiz ise buraları terkettiler.

Hayat böyle bir şey...

Önümde yaşanacak yıllar ise daha yaşanmadan kısacık geliyor.

31 Mart 2011 Perşembe

YENİDEN HAYATA DÖNÜŞ

Tam tamına 22 ay sonra yeniden çini kursuna başladım:)



Oğluşumun doğumundan bir kaç öncesine kadar kursa gittim ve o zamanlar doğum sonrası 40. günde atölyede olacağımı söyledip ayrılmıştım. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve tam tamına 22 ay geçti. Nihayet bugün derse gittim. Ama aradan geçen zamanda fırça tutmayı bile unutmuşum nerdeyse ve bütün günüm desen seçmak, karo zımparalam ve deseni çizmekle geçti. Gelecek hafta fırça ile epey uğraşacağım.

Hayatımda önemli gördüğüm bazı şeyleride buraya not edeceğim, ne de olsa bir nev'i günlük:)

24 Mart 2011 Perşembe


 
Şimdi sen ölüyorsun Libyalı çocuk/
Senden on sene önce öldü Iraklı çocuk/
Senden kırk sene önce Vietnam'da napalmle yandı bir çocuk/
Senden altmışaltı sene önce Hiroşima'da şeker yiyemeden öldü bir çocuk/
Senden doksan sene önce Öldü Anadolu'da beşikte bir çocuk/
...
...............Şimdi sen ölüyorsun Libyalı çoçuk/
Keşke ama keşke parayı hiç bulmasaydı Lidyalı çocuk

30 Ocak 2011 Pazar

Yazamıyorum...

Yazacak ne çok şey var. Aklımdan geçenler, kendi kendime konuşmalar. Gerçi kısa:) ama yazamıyorum.
Okul tatili, oğlumun sünnet hazırlıkları, günlük koşuşturmacalar derken vakit akıp geçiyor.

22 Ocak 2011 Cumartesi

AH TNT AHH

Son hafta ev ahalisi hep hastaydık:( Hala üzerimden atamadım halsizliği. İlaçların tesiriyle iyileştiğimi zannettiğim anların sonunda perma perişan halde yatağa sürünerek gidiyorum. Çocuklar olmasa hiç çıkmayacağım ama...

Bu arada televizyon başında epey vakit geçirdim. Geleneksel bir televizyon izleyicisi değilim. Çabuk sıkılırım. Allahdan bir sürü kanal varda bol bol kanal geziyorum. Gerçi heryerde birbirinin kopyası programlar. Genel televizyon formatının dışında kalan TRT'nin bazı kanallarını, CNBC-E ve TNT'yi diğerlerine nazaran daha çok seyrediyorum. Bu hastalık döneminde sabahları TNT de yayınlanan "Catherine Cookson" dizilerine takılmıştım. Sevdim. İngilizlerin günlük sıradan hayatları üzerine kurgulanmış hikayelerdi ve büyük laflar etmeden, iddialı olmadan da güzel işler çıkacağının kanıtı gibiydi. Sıradanlığını sevdim:)



Ama reklam aralarında dönen tanıtımlara göre TNT de diğer kanallar gibi olma yolunda. Aynı kopya programlar ve işin doğrusu artık diğer yerlerde pek de yer bulamayan sansasyonel ünlüler. Bakalım başaracak mı?!!

Benim cephemden ise bu durum üzücü. İzlenebilecek kanallardan biri daha yok oluyor:((((

Resim kaynak

11 Ocak 2011 Salı

Benimle

Hayat içinde bir çok şey var ki, maddi veya manevi hep istiyoruz. Para, başarı, sağlık, sevgi...
Peki neden? Sonu ne?

Ne olursa olsun, ister büyük bir başarı ister küçücük bir dokunuş, sonunda istediğim mutluluk!

Mutlu muyum?

Evet, bir bakıma. Bir çok kişinin sahip olamadığı güzel şeyler var hayatımda ve güzellikler yaşıyorum.

Ama...

İçimde bir yerlerde adlandıramadığım bir şey, ta yüreğimin derinliklerinde bir şey, her mutlu anımda mutsuzluğuda hissettiriyor, aynı anda.
Kurtulmaya çalıştım ama gitmiyor, terk etmiyor beni.
Anladım ki, nerede olursam olayım, dünyanın neresine gidersem gideyim mutsuzluğum benimle.

Mutsuzluğum benim içimde, ben onun içinde.....